Türkiye’nin en kritik ekonomik sorunu olan cari açık ile mücadele etmek için elimizdeki tek enstrüman; ihracat. 2020 senesi itibari ile 200 milyar Dolara ulaşmasına rağmen ihracatımız ithalatımızı karşılayacak seviyede değil maalesef.

Lojistik avantajlarımız, genç ve yoğun iş gücümüz, düşük işçilik maliyetlerimiz ve hammaddeye ekonomik ve hızlı erişimimize rağmen maalesef yeterli meblağda ihracat yapamıyoruz. 2009 senesinde 2023 için hedeflenen 500 milyar Dolar hedefinin hayli gerisinde kaldık. Burada iki temel faktör rol oynuyor; ülkemizdeki ihracatçı firma sayısı ve ihraç ettiğimiz malın ağırlık birim fiyatı. İhracat rakamlarını arttırmak için gerekli iki unsur ise; sayıca daha fazla ihracatçı firma ve katma değeri daha yüksek ürünler.

2019’da 165 milyar Dolar olarak gerçekleşen toplam ihracatın; %17’sini ilk 10 firma; %30’unun ise ilk 50 firma yapıyor. İlk 10 firmanın 5’i otomotiv endüstrisinde faaliyet gösteren yabancı yatırımcılar, 2’si ise dayanıklı tüketim malları imal eden Türk sanayiciler. İlk 50’yi incelediğimizde ise yine çoğunun yabancı iştirakler yahut kamu müesseseleri olduğunu görüyoruz. Bu ölçekte şirketlerin ülkemizde faaliyet göstermesi tabii ki insanı sevindiriyor ancak bir ekonomiyi sırtlayan devasa firmalar değil kobilerdir, ancak bu başka bir vaktin konusu.

Türkiye’de faaliyet gösteren müteahhit firmaların sayısı 500.000 iken; ihracat yapan firma sayısı maalesef 90.000’in biraz üzerinde. Kobilerin maalesef sadece %9’u ihracat yapıyor ve geriye kalan %91’inin ihracat yapmak için belirgin bir girişimi bulunmuyor. İlgili bakanlıklar ve ihracat birliklerinin gayretleri var ancak kobilere ulaşmıyor bu çalışmalar.

İhracat yapan firmalar dahil çoğunun senelerdir alışageldiği fuarlara katılmaktan başka müşteri kazanabileceği ve yeni pazarlara açılabileceği bir pazarlama enstrümanı bulunmuyor maalesef. Fuarların yüksek müşteri edinme maliyeti (CAC) hesaba katıldığında ve pandemi gibi ezberlerin bozulduğu yeni Dünya düzeninde fuarların pek de etkili olmadığı netlik kazandı. Hedeflenen her ülkede bir fuara katılmak senelik asgari yüzbinlerce dolara mal olacak iken bu tutar müşteri ziyaretlerinde ve pazarlamada – özellikle dijitalde – kullanılsa çok daha yüksek satışlar elde edilebilir.

Bir diğer sorunumuz ise insan kaynakları; kobilerde genellikle “halihazırda üretip Türkiye’ye satıyorum, yabancı dil bilen bir personel istihdam edersem yurtdışına da satarım” anlayışı hakim. (Mevcut durumda bu anlayış dahi takdiri hakkediyor bence, zira Anadolu firmalarının birçoğu bu küçük yatırımı bile yapmaya yanaşmıyorlar.) Ancak konu ihracat olunca pazarlama, satış, lojistik, bankacılık ve operasyon gibi birbirinden farklı ancak biri olmazsa diğerinin eksik kalacağı disiplinlerde ileri düzey kabiliyet gerektiriyor. Firmanın bu alanlarda tecrübesi kısıtlı olunca bazen satıştan edinilen kârın bir kısmı belki de tamamı maliyet olarak firmaya geri yansıyor. Yabancı dil bilmenin yani potansiyel müşteriler ile konuşabilmenin ihracat için yeterli olduğu gibi bir hüsnüzan hakim genelde firmalarda.

Yabancı dil demişken, Türklerin İngilizce ile imtihanı konusunu da atlamamak gerekiyor. Firmalarda yabancı dil bilen personel sayısı ya çok az yahut konuşulan diller İngilizce, Rusça ve Arapça ile limitli. Bu dilleri konuşanlar da genellikle komşu ülkelerden gelmiş çalışanlar oluyorlar. Bunun gayet tabii bir sakıncası yok hatta Alman, Çin, Koreli personeller de istihdam edebileceğimiz bir ekosistemimiz olmasını çok ümit ederdim şahsen.

Konuyu çok dağıtmadan ilgili olduğunu düşündüğüm bir bahse daha dikkat çekmek istiyorum. Covid’in Türkiye’de ilk görüldüğü tarih olan Mart 2019’dan bu yana kapanmalar, açılmalar, yeniden kapanmalar ve kısıtlamalar oldu. Kapanmanın ilk aylarında firmaların hızla iflas ettiğine, kepenk indirdiğine hepimiz şahit olduk. Bir istatistik var mı bu konuda emin değilim ancak 20 senedir faaliyet gösteren bir firmanın 3 ayda kapanmasının sebeplerinin çok düşük neredeyse sıfır kârlılıkla “dostlar alışverişte görsün” anlayışı ile iş yapmalarından ve firma kaynaklarını kullanırken ölçüsüz davrandıklarından kaynaklandığı düşünüyorum. Yani pek çok kobi finansmanını makine, hammadde gibi yatırımlarda kullanacağına lüks tüketim yaparak israf ediyor ve rekabet ederken yeni pazarlar arayacağına, ürün kalitesi ile ön plana çıkmanın yollarını arayıp arge yapacağına bıçak kemiğe dayanıncaya dek fiyat düşürüyor. Bu da pandemi gibi ekonomik resesyonların yaşandığı durumlarda firmayı epey kırılgan hale getiriyor.

Söze “Neler Yapıyoruz?” ile başlamıştım ancak bundan ziyade “neleri yapmıyoruz / eksik yapıyoruz”dan bahsettiğim bir yazı oldu. İstifade edeceğinizi umarım.